Hans Christian Andersen Kimdir? Hayatı, Sözleri Ve Masalları

Hans Christian Andersen Kimdir Hayatı, Sözleri Ve MasallarıMarangoz Çırağı Masalcı Hans Christian Andersen (1805-1875) babası Hans’ı on bir yaşındayken kaybetti, ama feleğin sillesini daha önce yemişti. Şimdiye kadar anlatılmış en popüler masallardan bazılarının yaratıcısı olan bu Danimarkalı hikâye anlatıcısı acıklı bir opera konusu olabilecek bir sefalet içinde büyüdü. Odense’nin fakir bir mahallesinde bir ayakkabı tamircisinin ve (muhtemelen Stalin’le tek ortak yanı olarak) bir çamaşırcı kadının oğlu olarak doğdu. Aile tek odalı bir evde yaşamaktaydı ve küçük Hans daha babasının ölümünden önce, ömür boyu bir terapiye sığacak kadar travmaya maruz kaldı. Çeşitli biyografi yazarları çocukken cinsel tacize uğramış olabileceğine işaret eder; nitekim büyük ölçüde otobiyografik nitelikteki ilk romanı Tuluatçı’da Federico adlı bir adam küçük bir oğlanı kandırıp bir mağaraya götürür. Andersen’in “Beni severdi, bana çörekler ve çiçekler verirdi, yanağımı okşardı” diye aktardığı Fedder Carstens adındaki ilk öğretmenlerinden biri de onun okula başlamasının üzerinden bir yıl geçmeden esrarengiz biçimde kasabadan ayrılmıştı.

Andersen yetişkinliğinde mahzen gibi yerlerden ciddi bir hoşnutsuzluk duyardı. Ailede sıcak bir ortam vardı ama babası ninelerinin bir zamanlar zengin ve hatta belki kraliyet soyundan gelen bir aile olduklarını ağzından kaçırmasından beri bunu saplantı haline getirmişti.

Küçük Hans’ın üzerinde derin iz bırakan bu olay, mahalledeki diğer çocuklardan farklı olma duygusunu körükledi. Babasının ölümüyle birlikte geçim için çalışmak zorunda kalması ona kederli bir deneyim yaşattı. Bir gün akıl hastanesinde çalışan ninesine yardımcı olurken, kapı çatlağından içerisine baktığı bir odada kendi kendine şarkı söyleyen çıplak bir kadın gördü. Onun farkına varan kadın öldüresiye bir öfkeyle kapıya doğru atıldı. Yemeğini aldığı kapı kapağını ardına kadar açarak dik bir bakış fırlattı ve dışarıya uzattığı eliyle giysilerini tırmaladı. Bir hademe sonunda yetişip onu kurtardığında, Andersen “korkudan yarı ölü halde” dehşetle çığlıklar atmaktaydı.

Bir kumaş imalathanesinde başından geçenler daha iç açıcı değildi. Görünüşü öylesine efemineydi ki, bir grup iş arkadaşı kız olup olmadığını anlamak için onu herkesin önünde pantolonunu aşağıya indirmeye zorladı. Daha sonra bir marangozun yanına çırak olarak girdi; önceki olay hâlâ zihninde taze olduğu için, işteki ilk gününde mahzun bir yüzle kızarıp bozararak ve titreyerek öylece dikilip kalmaktan kendini alamadı. Sıkıntılı halini fark eden diğer çırakların alayları üzerine sıvışıp kaçtı. Andersen sevimsiz bir genç değildi. Ortalıkta yarı kapalı gözlerle dolaştığından, sakar, ahmak ve sürekli hülyalı bir hali vardı. İnsanlar sıklıkla annesine onun kör olup olmadığını sorardı.

Yürüyüşü bile elinde olmaksızın komikti; bir çağdaşınca “neredeyse maymun gibi sekerek gitme” olarak tanımlanmıştı. Bu bedensel sakarlığı yüzünden ilk çocukluk günlerinden beri kendisini ayakta tutmuş olan tek düşünü, bir aktör olma sevdasını bir türlü gerçekleştiremedi. Ancak Kraliyet Tiyatrosunun yönetmenlerinden Jonas Collin, girdiği ses sınavından sonra ona acıdı ve okula dönüş için masraflarını karşılamayı önerdi. Böylece Collin’le ve ailesiyle kurduğu dostluk, Andersen’in yaşamı boyunca sürdürdüğü çok az ilişkiden biri oldu; ama okula dönüş onun için bir felaket oldu. On yedi yaşında olmasına karşın, on bir ve on iki yaşındaki çocukların okuduğu en alt sınıfa alındı. Bütün bunlara ek olarak kazık gibi boyunun ve okuma güçlüğü nedeniyle, ona “toraman” adını takan müdürün sadistçe sataşmalarının kolay bir hedefi haline geldi.

Andersen okuldan çıktığında eskisinden daha beter haldeydi. Strese bağlı diş ağrılarından çektiği azapla ve mastürbasyon alışkanlığının sonunda penisinin kopmasına ya da delirmesine yol açacağı kanısıyla derin bir nevroz içindeydi. Açık alanlarda dolaşmaktan, tekneyle denize açılmaktan, diri olarak yakılma ya da gömülme kuruntusundan ve (çocukken akıl hastanesinde başından geçen olayın bir sonucu olarak) bir kadını çıplak görmekten dehşete düşer hale geldi. Sıska ve çukurumsu göğsünden o kadar rahatsızdı ki, gömleğinin içine gazeteler tıkıştırarak göğsünü kabartma yoluna gitti. Aşk yaşamı aynı ölçüde çoraktı.

Genellikle eş cinsel eğilimli tutkunlukları hiç karşılık görmedi. Edebiyat alanındaki şöhretinin büyümesiyle birlikte, birçok yeri gezmeye başladı, Mendels-sohn ve Dickens’la dostluklar kurdu, Balzac, Victor Hugo, Alexandre Dumas ve Heinrich Heine’yle tanıştı. Ama Heaviside’a oldukça benzer biçimde, Andersen’in tavrında insanları kızdıran bir taraf vardı. Aynı anda hem kibirli, hem de sokulgan olma gibi bir özelliğe sahipti. Kahramanı Dickens’a 1857’de konuk olduktan sonra, ev sahibi misafir odasındaki yatağın yukarısına şu sözlerin yazılı olduğu bir kart astı: “Hans Andersen’in bu odada uyuduğu beş hafta aileye ÇAĞLAR gibi geldi.”

Birçok kimse Uriah Heep karakterinin Andersen üzerine kurulduğu kanısındadır. Bir keresinde Andersen dönemin diğer büyük masal ustası Jacob Grimm’i önceden haber vermeksizin ziyarete gitti. Maalesef Grimm adını hiç duymamıştı ve ona kapıyı gösterdi. Andersen’in Avrupayı dolaşarak zengin ve ünlü kişilerle görüşmesi ülkesinde pek olumlu karşılanmadı; Kopenhag caddelerinde çoğu kez şöyle bağırışlarla ona laf atılırdı: “Bakın! Yurtdışında çok meşhur olan orangutanımız geçiyor!” En yakın dostları olan Collin ailesinin fertleri bile ondan “fiyakacı” diye söz ederdi. Danimarka’da hakkında o kadar çok fıkra anlatılan başka bir adam olmadığı söylenirdi. Zengin ama yalnız olduğu son yıllarında, Andersen kızlara sırf kendisiyle konuşmaları için para ödemek üzere genelevlere gitme alışkanlığını edindi.

Newton ve Heaviside gibi, müzmin bekâr olarak öldü; ama talihsizlik mezarında da peşini bırakmadı. Çocukluğundan beri nafile bir aşkla sevdiği adam, yani Jonas Collin’in evli oğlu Edvard (karısıyla birlikte) yazarın vasiyeti uyarınca yanına gömüldü; ama aile daha sonra fikrini değiştirdi ve onları başka mezarlara naklederek, Andersen’i aşağı yukarı yaşamında olduğu gibi sonsuzlukla bir başına bıraktı. Danimarka’da Andersen’in “yetişkin” oyunları ve romanları hâlâ okunur; ama onu uluslararası düzeyde üne kavuşturan masallarıdır.

Tam 150 dile çevrilerek, sayısız uyarlamalara ilham veren ve hâlâ her yıl milyonlarca satılan bu masallar gerçek anlamda evrensel hikâyelerdir. “Küçük Denizkızı” ya da “Çirkin Ördek Yavrusu” masallarında Andersen’i aşkı karşılıksız kalan sakar aykırı tipi görmemek olanaksızdır. Belki de çocukluğundaki mutsuzluk kişisel yaşamında asla gereğince “büyümeyi” başaramamasını getirdiği için, en güzel ve en etkileyici eserleri hep çocuklara dönüktü.


Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.