Isaac Newton Kimdir? Hayatı, Sözleri Ve Buluşları | Neyi İcat Etti?

Isaac Newton Kimdir Hayatı, Sözleri Ve Buluşları Neyi İcat EttiIeova Sanctus Unus Ne yazık ki, Freud korkunç bir çocukluk geçirmiş başka bir büyük deha olan Isaac Newton’a (1642-1727) ilişkin düşüncelerini hiç ortaya koymadı. Newton, adını bile yazamayacak kadar cahil olan ve doğumundan dört ay önce ölen bir Norfolk’lu çiftçinin oğluydu. Hatıratındaki anlatıma göre, doğduğunda bir litrelik çanağa sığacak kadar ufak ve “başını omuzları üstünde tutmak üzere boynuna çepeçevre bir destek konulacak kadar” çelimsizdi. Isaac üç yaşındayken, annesi Peder Barnabas Smith’le evlendi. Smith’in görür görmez nefret ettiği ve evinde tutmaya yanaşmadığı küçük çocuk ninesinin yanına gönderildi. Leonardo gibi, o da yalnızlığa gömülerek, kurguya ve buluşçuluğa dönük kendi dünyasına çekildi.

Grantham’da bir uçurtmaya bağladığı feneri havada dolaştırarak kasaba sakinlerini ürküttü. Öğretmenine ait evin duvarına tahta çiviler çakarak bir güneş saati de yaptı. Düzeneği “Isaac’ın Kadranı” olarak anılır oldu. Sataşmalara uğradığı ve genellikle sınıfın tembellerine yakın oturduğu okuldan nefret etti. Ergenlik çağındaki günahlarının uzun listesinden mutsuzluğu bir ölçüde görülebilir: “Başına batması için John Keys’in şapkasına bir iğne koymak”, “Dükkancı Edward’dan kiraz çalmak” ve “Bunu yaptığını inkâr etmek”, “Bir parça ekmek ve tereyağı için Öğretmen Clarks’a karşı hırçınlık etmek” ve “Smith soyadlı baba ve anneyi evleriyle birlikte yakma tehdidini savurmak.” Peder Smith öldüğünde Newton on yedi yaşındaydı. Zor durumdaki annesi toprağı sürmesi için onu okuldan aldı. Newton için çiftçilik okuldan bile daha sevimsizdi ve can sıkıcıydı.

Koyunları gütmesi istendiğinde, bir su dolabı maketi kurmaya koyulmuş; başıboş bıraktığı koyunlar komşuların tarlalarına girerek zarar vermişti. Bir keresinde peşi sıra tarladan getirdiği at, yularından kurtulup kaçtığında, farkına bile varmaksızın elinde boş yularla eve döndü. İstediği tek şey öğrenimini sürdürmekti. Annesi sonunda pes ederek, onu okula geri gönderdi. Herkesi şaşırtarak yüksek notlarla mezun olan Newton, Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Trinity College’a girdi. Cambridge kariyeri bir felaket olmasa bile, pek parlak geçmedi muhtemelen bunun sebebi zamanının çoğunu müfredata epeyce aykırı radikal fikirleri olan Descartes, Kopernik ve Galileo gibi adamların eserlerini okuyarak geçirmesiydi.

Üniversite veba salgınına karşı bir önlem olarak 1665’te kapandığında, Lincolnshire’daki çiftlik evine döndü. Sonraki on sekiz ay içinde tamamen kendi başına çalışarak, dünyayı hepten değiştirecek olan yer çekimi ve devinim yasalarını buldu, renk ve kalkülüs hesabı teorilerini formüle etti. Mekanik, matematik, termodinamik, astronomi, optik ve akustik alanlarındaki buluşları onu şimdiye kadar yaşamış diğer bilim simalarının hepsinden en az iki kat önemli kılacak düzeydedir. En özgün çalışmalarının tamamını içeren Principia Mathematica (1687) adlı eserinin bilim tarihindeki en önemli kitap olduğu söylenebilir. Henüz yirmi altı yaşındayken döndüğü Cam bridge’de (şimdi Stephen Hawking’in bulunduğu bir makam olan) Lucas Kürsüsü matematik profesörlüğüne getirildi.

Üç yıl sonra 1672’de Kraliyet Derneği üyeliğine seçildi ve çağın en zeki adamlarından biri olarak alkışlandı. Gözlerini çayırlara dikerek geçirdiği iki yılda Newton’un başına tam olarak ne geldiği hâlâ bir gizem olarak duruyor. Saplantılı kişiliği Asperger sendromu gibi hafif bir otizm geçirmiş olabileceği kanısını uyandırıyor. Bu doğru olsun ya da olmasın, Newton kesinlikle tuhaftı. Sıklıkla yemek yemeyi unutur ve aklına geldiğinde de çalışma masasının başında dikilerek yerdi. Kimi zaman laboratuvarında ateşi asla söndürmeksizin altı hafta aralıksız çalıştığı olurdu. Konuk ağırladığında sıklıkla yaptığı bir şey, bir şişe şarap almak üzere gittiği çalışma odasında aklına gelen bir fikri yazıya geçirmek için masasına oturması ve işine dalarak yemek partisini hepten unutmasıydı. Koyu kırmızı renk konusunda saplantılıydı.

Kişisel eşya envanterinde koyu kırmızı perdeli bir odadaki koyu kırmızı bir tiftik yatak, koyu kırmızı örtüler, koyu kırmızı duvar süsleri, yanında koyu kırmızı koltuklarla koyu kırmızı bir kanepe ve koyu kırmızı minderler vardı. Ayrıca paronayaklığıyla ünlüydü; yanında çalışanların dürüstlüğünü sınamak için pencere kenarında altın parayla dolu bir kutu bulundururdu. Sanata karşı ahmakça bir nefret duyardı ve şiiri “ustalıklı saçmalık” olarak nitelendirirdi; operaya gittiği tek seferde gösterinin bitmesini beklemeden çıkmıştı. Ancak yirmiden fazla portre için ressamların karşısında oturacak kadar gösterişçiydi ve benzersizlik duygusu taşıdığına hiç kuşku yoktu. Bir keresinde adının Latince yazımı Isaacus Neutonus’tan leova sanctus unus diye bir anagram türetmişti.

Bu ibare “Tanrının Kutsal Varlığı” anlamına gelir. Burada Leonardo’nun güveni ve kendisine düşkünlüğüyle, ayrıca Einstein gibi sonraki düşünürlerin dalgınlığıyla apaçık bağlantılar söz konusudur. Her üçü de kendisini çok ciddiye alırdı; her üçünün de muhtemelen nörolojik tuhaflıkları vardı; her üçü de resmi eğitimden ya yoksun kalmıştı ya da nefret etmişti. Üçlü içinde en zorlu çocukluğu geçirenin ve aynı zamanda dostluklar kurmada güçlük çekenin Newton olması anlamlıdır. Dönemin bütün anlatıları soğuk, haşin ve çileden çıkarıcı bir adamı gözler önüne serer. Uşağı bile onun yalnız bir defa, o da Öklid’i öğrenmenin yararı sorulunca güldüğünü hatırlamaktaydı.

Çalışmalarına yönelik en ufak eleştiri öfkeden küplere binmesine yol açardı; yaşamı Gottfried Wilhelm Leibniz ve Robert Hooke gibi diğer tanınmış matematikçilerle kısır kavgalar yüzünden karardı. Hayatında sevdiği tek kişi Nicholas Fatio de Fuillier adlı genç bir İsviçreli matematikçiydi. Onunla ilişkisinin sona ermesiyle bir dizi sinir krizinin ilkini geçirdi ve cinsel ilişkiye hiç girmeden öldüğü neredeyse kesindir. Bu kişisel hüsranlara rağmen, herkes tarafından tanınan bu adam çarpıcı bir başarıya ulaştı. Şövalye unvanı verilen ilk doğa filozofu oldu ve 1696’dan sonra bilimsel bakımdan kayda değer hiçbir şey ortaya koymasa da, yıllarca Kraliyet Derneğinin başkanlığını yaptı. Aynı yıl kraliyet darphanesinin müdürlüğü makamına oturdu. Bunu aslında öngörüldüğü gibi sırf onursal bir mevki olarak kabul etmek yerine, yeni görevini çok ciddiye aldı ve alışılmış bağnazlığıyla üstüne gitti.

Gündüzlerini İngiliz ekonomisini çöküşten kurtarmak üzere para biriminde reform uğraşıyla geçirdi. Geceleri ise meyhanelerde ve kerhanelerde pusuya yatarak kalpazanların izini sürdü  bunların asılmasın’ ve atlarla çekilip dört parçaya ayrılmasını bizzat sağladı. Cambridge Üniversitesinden iki kez Avam Kamerasına seçildi, ama hiç ilgisini çekmeyen bir işti bu: Bütün siyasal kariyeri boyunca yaptığı tek yorum, birisinin pencereyi açması yönünde bir rica oldu. Fakat Newton’un gizli bir ikinci yaşamı daha vardı. Simyayla doğrudan uğraşan biriydi. Kütüphanesindeki 270 kitabın yarısından fazlası simya, mistisizm ve büyüyle ilgiliydi. 17. yüzyılda simya sapkınlık sayılmaktaydı ve cezası idam olan bir suçtu.

Newton azami gizlilik koşullarında, çalışma hayatının büyük bir bölümünü Vahiy Kitabı’nda şifrelendiği söylenen kıyamet tarihini hesaplamaya, Danyal Kitabındaki kehanetlerin anlamını çözmeye ve insanlık tarihinin kronolojisini çekirgelerin nüfus döngüsüyle ilişkilendirmeye çalışmakla geçirdi. Freud’un büyük bir bilimci olarak anılacağını varsayıncasına oldukça benzer bir biçimde, Newton da optik ya da devinim üzerine çalışmalarından ziyade dinsel teorileriyle hatırlanacağı kanısındaydı. Ölümünden sonra, ailesi bir buçuk milyon kelimeye varan notların düşüldüğü, binden fazla sayfayı kapsayan dinsel ve mistik yazıların yanı sıra tamamlanmış iki kitabın yer aldığı kocaman sandıklar buldu.

Çok rahatsız edici olması nedeniyle, bu terekenin bir bölümünü yok etme, bir bölümünü de varlığını kabul etmeksizin saklı tutma yoluna gitti. Büyük bir zula ancak 1936 gibi yakın bir tarihte gün ışığına çıktı. Newton’un mistik yazılarını düşünsel pusulasını şaşırmış bir adamın zırvalıkları sayarak önemsememek kolaycılık olur. Kutsal metinler ve simya üzerine araştırmaları kadar bilimsel atılımlarına da yön veren aslında “her şeyi düzenleyen ve mevcut ya da yapılabilecek her şeyi bilen” bir yaratıcı tanrıya olan inancıydı. Evreni denetleyen görünmez bir mistik güç anlayışına açık olmaması halinde, en ünlü buluşunu belki yapamayabilirdi: Yer çekimin varlığını doğrulayan matematiksel kanıt.


Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.