Leonardo da Vinci Kimdir? Hayatı, Eserleri Ve Sözleri Hakkında Bilgi

Leonardo da Vinci Kimdir Hayatı, Eserleri Ve Sözleri Hakkında BilgiGenel görüş tıpkı Shakes-peare gibi, onun eserlerini de çok ayrıntılı bildiğimiz, ama yaşamı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz yönündedir. Bu bir söylentidir. Aslına bakılırsa, aynen Shakespeare için olduğu gibi, Leonardo’ya dair bilgilerimiz çağdaşlarının büyük çoğunluğuna oranla çok daha fazladır. İtalya’nın küçük bir dağ kasabası Vinci’deki bir noterin gayrimeşru oğlu olduğunu ve annesi Caterina’nın ya yerel bir köylü ya da Arap bir köle olduğunu biliyoruz (Ressamın mürekkepli parmak izleri üzerindeki son analizler ikinci şıkkı doğrular gibidir). Babası Piero başından saymak istediği Caterina’yı çarçabuk huysuz, yerel bir kireç ocakçısıyla evlendirdi ve küçük Leonardo bir anda kendisini terk edilmiş buldu.

Sonradan dört kez evlenen babasının on beş çocuğu daha oldu; annesi de evliliğinden yeni çocuklar doğurdu ve ona oğluymuş gibi davranmaktan kaçındı. Daha da beteri, bir piç olması Leonardo’yu üniversiteye girme ya da hekimlik ya da avukatlık gibi saygın mesleklerden birini edinme şansından mahrum bıraktı. Leonardo’nun tepkisi gözleme ve buluşçuluğa dönük özel bir dünyaya çekilmek oldu. Dehasını anlamanın anahtarı olağanüstü ve çığır açıcı olsalar bile tabloları değil, defterleridir. Notların, taslak çizimlerin, diyagramların, felsefi gözlemlerin ve listelerin yer aldığı 13 bin sayfalık bu defterlerde, kağıda dökülmüş insan aklının iç işleyişinin en eksiksiz kayıtlarını buluruz.

Leonardo’nun dinmek bilmeyen bir merak duygusu vardı. Nasıl işlediğini görmek için çevresindeki dünyayı basbayağı didikledi ve geride bu sürecin kağıtlarda kalan bir izini bıraktı. Yaptığı şey doğrudan araştırmaydı: Her ne anlama geliyorsa, şeyleri kendi gözleriyle görme gereğini duyan biriydi. O dönemde ağır bir cezai suç oluşturmasına karşın, bütün ömründe otuzdan fazla insan kadavrasını bizzat kesip inceledi. Bunun ardında tıbbi bir uğraş güdüsü yoktu; istediği tek şey çizimlerinin doğruluk düzeyini yükseltmek ve vücudun nasıl çalıştığına ilişkin anlayışını derinleştirmekti (Diğer ressamların insan bedeni tasvirlerini alaya alarak, “ceviz çuvalları”na benzediklerini söylerdi). Defterlerden bazıları hayali, ama diğerleri tamamen pratik amaçlı bir dizi icat çıktı:

İlk “tank”, ilk paraşüt, dev bir kuşatma arbaleti, hendek açmaya yönelik bir vinç, banyo için sıcak ve soğuk suyun birlikte aktığı ilk musluk, katlanır mobilya, bir dalgıç tüpü, otomatik bir davul, otomatik olarak açılıp kapanan kapılar, bir elbise pulu yapım aleti ve spagetti pişirmeye, bıçak bilemeye, yumurta dilimlemeye ve sarımsak ezmeye yarayan daha küçük aygıtlar. Leonardo doğal dünyaya ilişkin ilginç kavrayışlarını yine bu defterlere döktü: Ağaç halkalarını sayma yoluyla ağaç yaşının bulunabileceğinin farkına varan ilk kişi oldu ve gökyüzünün niçin mavi olduğunu Lord Rayleigh’nin moleküler saçılmayı bulmasından 300 yıl önce açıklayabildi. Defterlerinin her sayfası el yapımı büyük bir görsel ansiklopediden birer alıntı gibi görünür.

O dönemde kağıdın çok pahalı olması nedeniyle, her santimi Leonardo’nun düzgün yazısıyla kaplıydı; tersine yazma tekniğinden dolayı yazıları ancak bir ayna aracılığıyla okuyabilirdiniz. Niçin böyle bir yola gittiğini kimse bilmiyor. Belki solak olduğu için sağdan sola yazmak daha kolayına gelmişti; belki de insanların fikirlerini çalmasını istemiyordu. Sebep her ne olursa olsun, bu yazım garip dehasının kusursuz maddi yansımasıydı. Leonardo ortama uymaya ya da başkalarının ne düşüneceğine gerçekten hiç aldırmazdı. Neredeyse hiç kimsenin öyle olmadığı bir dönemde vejetaryendi, çünkü hayvanlara karşı duyarlıydı (Takıntılarından biri kafeslerdeki kuşları serbest bırakmaktı). Avrupa’daki en güçlü asilzadelerin bazılarından siparişler almasına karşın, başladığı bir projeyi bitirmesi nadirdi. Onun için önemli olan nokta kendi seçtiği yolda özgür olmak, terk edilmiş bir çocuk olarak kendisinden esirgenen yaşam üzerinde denetime kavuşmaktı:

Çoktandır dikkatimi çeken şey şu ki, başarılı insanlar nadiren yan gelip yatarlar ve şeylerin kendiliğinden olmasını beklerler. Onlar ortaya çıkıp istedikleri şeylere varmışlardır. Çoğumuz hayalinde onu doğruluğu onaylanmış tek otoportresindeki görüntüsüyle canlandırır: Altmış yaşında, dazlak ve sakallı bir bilge, yalnız bir adam. Oysa genç Leonardo oldukça farklıydı. Biyografisini yazan çağdaş Giorgio Vasari’nin (1511-1574) anlatımı çok açıktır: “Bedensel güzelliği mukayesenin ötesinde” bir adamdı. Sadece o kadar da değil, olağan dışı ölçüde güçlüydü:

Bir kişide bu kadar güzelliğin, inceliğin ve gücün bir araya gelmesinde doğaüstü bir taraf vardır. Demir bir at nalını sanki kurşundan yapılmış gibi sağ eliyle bükebilirdi.
Üstelik bir çekiciliği vardı:

Cömert kişiliğiyle zengin yoksul demeden her dostuna kapısını ve sofrasını açardı; … en katı iradelileri bile sözleriyle herhangi bir yöne çevirebilirdi.

Fakat ona karşı çıkan biri “zekâdan ve hafızadan destek alan müthiş tartışma gücü”yle uğraşmak durumunda kalırdı. İşte bu Leonardo aynı zamanda ismi verilmeden oğlancılıkla suçlanmış (sonrasında aklanmıştı), delikanlı öğrencisi ve ahbabı Salai (“Şeytan’ın bacağı”) olarak bilinen şen Floransah zamparaydı. Çağının ilerisindeki bu ressamın pornografik çizimler koleksiyonu, sanat eleştirmeni Brian Sewell’in aktardığına göre, daha sonraları Windsor Satosu’ndaki Kraliyet Koleksiyonu’ndan seçkin bir Alman sanat eleştirmenince çakılarak Sherlock Holmes tarzı bir pelerinin içinde kaçırılmıştı:

Çizimlerin hatırı sayılır bir hicap uyandırdığına hiç kuşku yoktur ve uçup gittiğini görmek herkesi çok rahatlatmıştır, sanırım.

Gerek yaşlı bilge, gerekse tez canlı genç Adonis aynı öz güvenin ürünüydü. Kişiliğine yön veren şey kurcalamaktı, kendince cevaplar bulma uğraşıydı, saper nedere (“görmeyi bilmek”) olarak adlandırdığı süreçti. “Öğrenmek zihni asla tüketmez” diye yazmıştı bir keresinde. Çocukken hayata tutunmasını sağlayan şey buydu ve ona hâlâ çocuksu bir zevk verdiği anlar vardı. Bir ara Vatikan’a gittiğinde, yaptığı bir kanat ve boynuz takımını gümüşe boyadıktan sonra bir kertenkeleye yapıştırdı ve küçük bir “ejderha”ya dönüştürdüğü bu yaratıkla papanın maiyetindeki insanları ürküttü.

Başka bir olayda, bir öküzün bağırsaklarını boşalttıktan sonra bir demirci körüğüne bağladı ve körüğü pompalayarak pis kokulu kocaman bir balona çevirdi; kısa sürede demirci dükkânını dolduran balon şaşkına dönmüş izleyicilerin dışarı kaçmasına neden oldu. Leonardo zekiydi, ama yanılmaz değildi. Sıklıkla iddia edildiğinin aksine, makası, helikopteri ya da teleskobu icat etmedi. Matematikte çok kötüydü temel geometriyi ancak öğrenebildi ve aritmetik hesapları çoğu kez yanlıştı. Gözlemlerinin birçoğu zamanla çürütüldü. Ay yüzeyinin suyla kaplı olduğu ve bu sayede güneş ışığını yansıttığı, semenderin sindirim organlarından yoksun olduğu ve ateş yiyerek beslendiği kanısındaydı.

En iddialı tablosu Son Akşam Yemeğini doğrudan kuru alçı üstünde yapmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüştü (Oysa öyle değildi; bugün gördüğümüz şeyin hemen hepsi restorasyon uzmanlarının eseridir). Ölümünden sonraki yıllarda şöhreti neredeyse yalnız otuz bitmiş tablodan oluşan küçük bir koleksiyona dayandığından, bilimin ilerlemesine az daha hiç etkisi olmayacaktı. Defterleri içindeki devrimci görüşler ancak 19. yüzyılda tam çözülebildi. Leonardo Fransa’da altmış yedi yaşında öldü.

Efsaneye göre, yeni hamisi Kral I. François başucunda oturarak, son nefesini verdiği sırada başını kucağında tutuyordu. Terk edilmiş çocuğun küçüklüğünde asla tadamadığı ebeveyn sevgisini nihayet bulması açısından, böyle bir görüntü simgesel bir çekicilik taşır. Ama yoksun kaldığı ne varsa, bu açığı fazlasıyla gidermişti. Kralın dediği gibi: “Dünyaya Leonardo kadar bilgili bir adam hiç gelmedi.”


1 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.