Lev Tolstoy’un Aforoz Edilmesi | Tolstoy Kimdir?, Hayatı, Sözleri Ve Eserleri

Lev Tolstoy'un Aforoz Edilmesi  Tolstoy Kimdir, Hayatı, Sözleri Ve EserleriRus Ortodoks Patrikhanesi 22 Şubat 1901 günü bir Hristiyan için en ağır ve küçültücü cezayı ünlü yazar Lev Tolstoy’a veriyordu: aforoz. Bu, artık Tolstoy’un bir Hristiyan olarak kabul edilmemesi ve Hristiyanlar tarafından dışlanması demekti. “Anna Karenina” yazarı böyle bir cezaya çarptırılmasına yol açacak ne yapmıştı? Kilise, aforoz kararına gerekçe olarak, yazarın, ünlü romanı “Ölümden Sonra Diriliş”te (1899) dini ayinle ilgili yazdıklarını göstermişti. Gerçekten de Tolstoy bu eserinde kiliselerde yapılan dini ayinlerin saçmalığına ilişkin fikirler ileri sürmüştü. Vaftiz gibi, ,şaraplı ekmek, yemek gibi törenleri akıl dışı buluyor; ayin sırasında, papazın, dağıttığı şaraplı ekmekteki şarabın, aslında, “İsa’nın kanı” olduğunu iddia etmesini ve bütün Hristiyanlardan buna inanılmasının istenmesini alaya alıyordu. Belirtmek gerekir ki “Diriliş” Rus Ortodoks Kilisesi için bardağı taşıran son damla olmuştu. Zira Tolstoy’un böyle Kilise karşıtı fikirler ortaya atması yeni bir şey değildi. 1880’lerin başından beri yani on yıldır Kilise’ye karşı eleştirel bir tavır içindeydi. Ancak Tolstoy bir Tanrilanımaz, bir dinsiz sayılmazdı. Tam tersine Tanrı’ya inanıyor, İsa’yı ve İncil’i benimsiyordu. Hatta yıllar geçtikçe Tanrı’ya olan inancı daha da artarak bir tür ermişlik niteliğine bürünmüştü.

“Dogmatik Tanrı bilimin “Dört incilin Uygunluğu ve Çevirisi”, “inancım Nedir” gibi kitaplarında bir kurum olarak Kilise’yi eleştirdiği kadar Hristiyanlığın İsa tarafından ortaya atılmış ve yaşama geçirilmiş “saf”lığına dönülmesini savunuyor, din adamlarını bilinçli bir çıkarcılık içinde olmakla suçluyor ve Isa adam öldürmeyi kesinlikle yasakladığı halde, Kilise’nin çeşitli gerekçelerle savaşı, idam cezasını hoş görmesini şiddetle yeriyordu. Tolstoy’un bu tavrı gerek Rusya’da gerekse Rusya dışında, özellikle de Avrupa ve Asya’da büyük bir ilgiyle izleniyordu: Hele aforoz edilmesi haberi hemen hemen bütün dünyada bir bomba gibi patlamış, büyük yankılar uyandırmıştı. Çünkü Tolstoy Kilise karşıtı görüşler öne sürmeye başladığında bir yazar olarak çoktan ünlenmişti. “Savaş ve Barış” (1864-1869) olsun, “Anna Karenina” (1876) olsun pek çok yabancı dile çevrilmiş ve göklere çıkartılmıştı. Gerçi bu eserlerinde Tolstoy’un dine ilişkin görüşleri yoktu. Aydınlık bir anlatım, derin bir duygululukla dikkatleri çekmiş, okuyucuyu sarmıştı. Rus toplumunun son derece canlı ve renkli bir tablosunu Tolstoy’un eserlerinde bulmak mümkündü. Hatta bu nedenle Tolstoy Rus toplumunun “aynası” olarak değerlendirilmişti.

Tolstoy’un, bazısı ölümünden sonra yayınlanmış (örneğin: Hacı Murat) birçok roman ve öyküsü arasında üçü özellikle önemlidir. Bunlardan Savaş ve Barış “çağdaş bir destana benzetilmiş, Homeros’un “İlyada”slyla bir tutulmuştur. Tolstoy bu dört ciltlik anıtsal eserinde XIX. yüzyılın başındaki Rus toplumunun savaşın hemen eşiğindeki, savaştaki ve savaşın hemen sonundaki durumunun bir freskini yapar gibidir. Anna Karenina ise daha sonra yazılmıştır ve genellikle olgunluk dönemindeki Tolstoy’un en kusursuz eseri olarak değerlendirilir. Bu da yine dört ciltlik oldukça uzun bir romandır ve Savaş ve Barış’taki tip bolluğu bunda da görülür. Diriliş romanı, bir bakıma, Tolstoy’un sanatsal vasiyetnamesidir. Bu romanı Anna Karenina’dan sonra kaleme alınmış, iki daha az önemli ama yine de çok başarılı romanda, Kroyçer Sonat (1889) ile Ivan ilyiç’in Ölümünde (1886) görülen yeni özelliklerin bir uzantısı ve kesinleştirilişidir. Bu, son anılan üç romanında artık çok yönlü, çok boyutlu bir toplumsal tablo değil, karamsar bir alaycılıkla çizilmiş ama son derece ayrıntılı olarak incelenmiş tipler söz konusudur. Yine bu eserlerinde Tolstoy’un dinsel, hatta mistik düşünce ve duyuşları çok belirgindir. Bu romanların yapısı da olgunluk döneminin iki dev eserininkinden çok farklıdır.

Onlardaki yarı konuların bolluğuna karşılık, Tolstoy, son romanlarında daha yoğun bir anlatım tutturmuş, ana konu dışında kalan ayrıntıları bir yana bırakarak tek bir olayı ısrarla işlemiştir. Tolstoy bir edebiyatçı olduğu kadar edebiyat, sanat ve bilim üzerine kuramsal olarak da düşünen bir kimseydi. Kuramsal yazılarını özellikle “Ne Yapmalıyız?” (1886) başlıklı kitabında toplamıştı. Buradaki yazılarının önemli bir bölümünde sanatçılara ve bilim adamlarına karşı ağır bir biçimde yüklenir. Onları samimiyetsizlikle, insanlığa zarar vermekle suçlar. Fakat eleştirilerinin bilime ve sanata değil, ayrıcalıklı bir kart meydana getiren, kendilerini halktan uzakta tutan sanatçılara, bilim adamlarına olduğunu özellikle vurgular. “Şişman, zevk düşkünü, kendinden memnun sanatçı yoktur,” diye yazar. ilginç olan, Tolstoy’un bir soylu olmasıdır. Konttur Tolstoy. Büyük bir malikanesi, çiftliği, yanında çalışanları, serveti vardır. Ama bütün bunların Tolstoy’un gözünde bir önemi yoktur. Ailesinden yalnızca soyluluk ünvanı değil, adeta ermişlere özgü bir sadelik, alçak gönüllülük de almıştır. Gerçekten de Tolstoy’un ailesinin hemen bütün bireyleri kendilerini dine vermiş, yürekleri başkalarına sevgi ve yardımla dolu, huzurlu kimselerdi. Tolstoy halktan biri olmak ister ama zamanla halkı daha yakından tanıdıkça seçkinlerden bıktığı gibi halktan da bıkar.

Bir yazısında şöyle der: “Halkı ve sağduyusunu savunanlar ne derlerse desinler, «kalabalık» belki iyi insanlar topluluğudur ama, o kalabalığı oluşturan insanlar yalnızca insan yaradılışının zayıflığın’ ve zalimliğini dile getiren, hayvansı hor görülesi yanlarıyla biraraya gelirler ancak.” Bu yüzden Tolstoy halka, kitleye değil tek tek bireylere seslenmeye, onlarda bireysel olarak var olduğunu düşündüğü iyi nitelikleri canlandırmaya çalışır. Hatta bu amaçla okullar kurar, halk eğitimi üstüne çeşitli yazılar, kitaplar yazar. “Halk İçin Efsaneler”, “Halk Hikayeleri”, “Dogmatik Din bilimin Eleştirisi”, “Yaşamın Anlamı Üzerine” gibi çok geniş bir alanda, çeşit çeşit eserler verir. Doğu Felsefesi de Tolstoy’u gençliğinden beri çekmiştir. Kazan üniversitesinde ilkin Doğu Dilleri Fakültesinde Arap-Türk dili dersleri izlemişti. Kafkasya’da iken İslam diniyle tanışmış ve oldukça ilgilenmişti. Hristiyan dinine olan inancı sarsıldığında islamlığın yanı sıra Hint ve Çin felsefesine de eğildi. “Bilge Kişilerin Düşünceleri” başlığı altında bir kitap hazırladı (1 904). Evliliği ilk yıllarda Tolstoy için büyük bir mutluluk kaynağı olur. Eşi edebiyattan anlayan, zeki, kültürlü bir kadındır ve kendisine çok yardımı dokunur. Ne var ki, Tolstoy zamanla özel yaşamı ile savunduğu fikirler arasında var olduğunu düşündüğü çelişkiden tedirgin olur. Gittikçe günlük yaşamdan uzaklaşır, bir ermiş gibi olmaya çalışır.

Büyük bir tutkuyla eski Yunancaya merak sarar ve her şeyi bir yana bırakarak bu dili öğrenmeye koyulur. Kilise’yle çatışması da bu sıralarda ciddileşir ve sonunda Kilise tarafından aforoz edilir. Siyasal düşüncesi bakımından liberalizme de, sosyalizme de karşı olan Tolstoy evrensel bir barıştan yanaydı. İnsanlar hiçbir ayrım gözetmeden birbirlerini sevsinler, birbirleriyle kardeş olsunlar istiyordu. En büyük değer olarak evrensel aşkı gösteriyordu. Tek bir bireye ya da her hangi bir şeye yönelik bir aşk değildi bu, bütün insanlığı, bütün varlığı kucaklıyordu. Aklın değerini kabul etmekle birlikte sırf akla göre belirlenmiş bir tavır alışı kuru ve insanlık dışı buluyordu. Ona göre gerçeğe yalnızca akılla değil gönülle de varmak gerekiyordu…

Bu fikirler yer yer Hint felsefesiyle de islam diniyle de uyuşuyordu. Bundan ötürü Tolstoy’a çeşitli İslam ülkelerindeki Müslüman din adamları . ve düşünürlerden mektuplar, hatta kendilerine katılması için çağrılar geliyordu. Özellikle Tolstoy’un aforoz edilmiş olmasını pek çok Müslüman lider, yazarın İslamlığı kabul etmesi için çok elverişli bir fırsat olarak değerlendiriyorlardı. Tolstoy ise kendisine yapılan çağrılara hep kibarca cevaplar vermekle birlikte her hangi bir dine bağlanmayı reddetmekteydi. Savunduğu fikirlerin bütün dinlerde var olmasını, kardeşliğin, sevginin, sadeliğin, dürüstlüğün tüm peygamberlerce istenmiş olmasını gerekçe göstererek, insanları, dini kurumların yarattığı yapay bölünmeleri aşarak bu temel ilkeler üzerinde birleşmeye çağırıyordu. Ne var ki Tolstoy kendi aile çevresinde bile gereğince anlaşılamadan 20 Kasım 1 91 O’da öldü. Denebilir ki kendisini esaslı bir şekilde bir tek Mahatma Gandi anlamıştı. İngilizleri şiddete başvurmadan Hindistan’dan çıkartmayı başaran Gandi’nin eyleminde Tolstoy’un da harcı vardır.


Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.