Salvador Dali Kimdir? Hayatı, Eserleri Ve Sözleri

Salvador Dali Kimdir Hayatı, Eserleri Ve SözleriAnnesinin Portresine Tüküren Ressam Bu bölümde ele aldığımız yaşamların çoğunda, babanın ölümü ya da yokluğu bilinçaltı bir seviyede yaşam düzenini şekillendirir. Salvador Dali (1904-1989) örneğinde ise bu durum göze batacak kadar bilinçliydi. Dali, saygın bir avukat ve katı bir disiplin meraklısı olan babasını inadına kızdırıp cezalandırmaya yöneldi. Sekiz yaşına kadar kasıtlı olarak yatağını ıslattı ve evin her tarafına dışkılayarak, ömür boyu sürecek bir pislik saplantısı edindi. Aslında gayet düzgün yazabilmesine karşın, babasını daha da kudurtmak için, okunmaz bir el yazısı geliştirdi aslında gayet düzgün yazabilmesine karşın. Yine okulda sırf babasını kızdırmak için, hiçbir şey bilmiyormuş numarası yaptı. Yüce gönüllü yorum bunun bir tür ilgi çekme arayışı olduğudur. Dali’nin doğum koşulları olağan dışıydı. Anne babası aynen onun gibi Salvador adını taşıyan ilk oğullarını tam dokuz ay on gün önce yitirmişlerdi.

Henüz iki yaşındayken ölen bu çocuğun yarattığı travmayı hiçbir zaman tam atlatamadılar. Sürekli kayıp “dâhi”den söz ediyor, onun bir fotoğrafını yataklarının baş ucunda asılı tutuyor ve “yeni” Salvador’u düzenli mezar ziyaretine götürüyorlardı. Bir şekilde ağabeyinin dünyaya dönmüş hali olduğu hissettirilen küçük Dali için çok rahatsız edici bir durumdu bu.

Alışılmamış ölçüde korkak bir çocuk olarak büyüdü; kendisine dokunulunca veya bir çekirge ya da (Andersen’de olduğu gibi) bir çıplak kadın vücudu görünce isteri nöbetlerine tutuluyordu (Babasının onu korkutmak için piyanonun üstünde zührevi hastalıklarla ilgili resimli bir tıp ders kitabı bulundurması durumunu daha da zorlaştırıyordu). Ama bu bölümde anlatılan kişilerin hepsinde görüldüğü gibi, kendisine abartılı bir önem yakıştırarak, aynen Freud ve Byron gibi büyük bir kahraman olma düşü kuruyordu:

Altı yaşındayken bir aşçı olmak istiyordum. Yedi yaşındayken Napolyon olmak istiyordum. Hırsım o zamandan beri sürekli olarak artmakta.

Dali’nin yüksek öz güveni ergenlik çağında hız kazandı. Ama kaşıntılı olmakla birlikte olağanüstü yetenekliydi; çağdaşlarından çok azının boy ölçüşebileceği klasik bir incelikle resim yapabilme becerisine sahipti. Annesi, oğlunun henüz bir çocukken yaptığı çizimlere ilişkin görüşünü şöyle ifade ediyordu: “Bir kuğu çizeceğini söylediğinde, bir kuğu çiziyor ve bir ördek yapacağını söylediğinde, bir ördek görüyorsunuz.” Madrid’deki Kraliyet Akademisi’nde sözlü bir sınava girmeyi reddederek kendisini attırdı. Tavrına ilişkin açıklaması Buydu:

Çok özür dilerim, ama bu üç profesörden çok daha zekiyim ve dolayısıyla onlar tarafından sınava çekilmeyi reddediyorum. Bu konuyu çok daha iyi biliyorum.

Babasıyla her zaman gergin olan ilişkisi, on yedi yaşındayken annesini kaybetmesiyle daha da bozuldu. Dali onun ölümünü “hayatımda yediğim en büyük darbe” olarak nitelendirecekti. Sekiz yıl sonra, yani 1929’da “Kutsal Yürek” adlı ilk gerçeküstücü resimlerinin birinden babasının haberdar olmasıyla çatışma doruk noktasına vardı. Resimde kabataslak çizilmiş Isa görünümü türünün üzerinde şu sözler vardı: Bazen Annemin Portresine Zevkle Tükürürüm. Babası ondan kamuoyuna pişmanlığını bildirmesini istedi. Buna yanaşmayan Dali’yi yaka paça aile evinden dışarıya attı ve bir daha gelmemesini söyledi (Gerçi Dali’nin iddiasına bakılırsa, kısa bir süre sonra sperm dolu bir kaputla eve döndü ve kaputu babasına uzatarak, “Al şunu. Artık sana hiçbir borcum yok!”). Dal! için 1929 başka sebeplerle de bir dönüm noktası oldu.

O yıl gerçeküstücülere katıldı ve Luis Bufluerle birlikte ilk ve en iyi gerçeküstücü film Bir Endülüs Köpeği’ni çekti. Filmdeki en sarsıcı görüntüler usturayla yarılan bir göz yuvarı, piyano üstündeki ölü eşekler dosdoğru Dali’nin mümbit rüyalarından fırlayıp çıkmış şeylerdi. Dal! yine 1929’da daha çok Gala adıyla tanınan Elena Diakonova’yla ilk kez karşılaştı. Aşırı erkek delisi bu Rus kadın onun ilham perisi, ticari menajeri ve başta gelen işkencecisi olacaktı. O sırada yazar Paul Eluard’la evli olmasına karşın, Dalı hemen onu baştan çıkarmaya koyuldu. Balık zamkından ve inek gübresinden hazırladığı kötü kokulu bir macunu, bir koç gibi kokmasını sağlamak için üstüne sıvadı. Ardından koltukaltlarını tıraş etti ve turuncu bir sardunya çiçeğini kulağının arkasına tıkıştırdı.

Strateji işe yaradı: ikili Gala’nın öldüğü 1982’ye kadar bir çift olarak kaldı. İlişki muhtemelen hiçbir zaman tamamına ermedi en azından alışılmış tarzda. Dal! (tıpkı Andersen gibi) mastürbasyon müptelasıydı ve seks düşkünü Gala’yı başka erkeklere sunmak çok daha tercih ettiği bir şeydi. (Bu âdetin geçmişi, karısının soyunmasını dostlarına gizlice seyrettiren kadim Lidya kralı Candaules’e kadar iner). Bunun karşılığında Gala ortak yaşamlarının pratik yanlarına göz kulak oldu; çünkü Dali bir taksi parasını bile ödemekten acizdi. Dal! 1936’ya varıldığında Time dergisinin kapağında bile yer alacak kadar bir uluslararası sansasyondu. Şöhret onu sadece daha da saçma gösteriler sahnelemeye yöneltti.

1936’da Noel vesilesiyle Harpo Marx’a hediye olarak dikenli telleri olan bir arp gönderdi (Harpo, kendisini bandajlı parmaklarla gösteren bir fotoğrafla karşılık verdi). Bir konferans vermek üzere gittiği Londra’da, gövde kısmına plastik eller takılmış eksiksiz bir dalgıç elbisesi giydi ve başına üstünde bir Mercedes radyatör kapağı bulunan bir miğfer geçirdi. Kemerinde mücevherli bir hançer, bir elinde iki beyaz Rus kurt köpeğinin bağlı olduğu bir tasma, diğer elinde ise bir isteka vardı. Görünüşü fantastikti, ama bu tertibat az daha canını alacaktı. Dall miğferin içinde nefes alamayacağını hesaba katmamıştı. Konuşmaya başlamasından kısa bir süre sonra oksijen tükenmeye yüz tuttu. Dinleyiciler boğulmakta olduğunun farkında değildi ve Gala da kahve içmek dışarıda bir yerdeydi.

Dali yere çöküverdi ve arkadaşlarının çekiçle cıvataları sökme çabası işe yaramadı. Sonunda, ölmenin eşiğindeki Dali’yi kurtaracak İngiliz anahtarlı bir işçi bulundu. Dali’nin bu soytarıca yanı diğer gerçeküstücüleri kızdırdı ve savaşa doğru gidilen bir ortamda, çocuksu fantezileri çekiciliğini çabucak yitirdi: “Sıklıkla Hitler’i bir kadın olarak düşlerdim. Beyazın ötesinde beyazmış gibi hayal ettiğim teni beni mest ederdi.” Dali 1939’da Franco’ya desteğini ilan edince diğer gerçeküstücüler tarafından dışlandı. Tepkisi kendisine özgüydü: “Gerçek üstücüler ile benim aramda tek bir fark var. Ben kendi başına bir gerçek üstücüyüm.” Meslektaşların’ kızdıran diğer şey onun (daha doğrusu Gala’nın) para kazanma becerisiydi.

Andre Breton çoktan ona “Avida Dollars” (“Dolar isterim” anlamına gelen bir anagram) adını takmıştı ve bizzat Dali “katışıksız, dikey, mistik, gotik para sevgisi”ni itiraf etti. Sonraki yirmi yılda önemli bir şöhrete kavuşan ilk ve en büyük ressam oldu; artık New York’ta oturuyor, Walt Disney ve Hitchcock’la birlikte çalışıyor, Chupa Chups lolipop ambalajı tasarlıyor ve TV reklamlarına sunucu olarak çıkıyordu. Hatta kendisine mahsus ticari mal çeşitleri yarattı: Aynalı yapay tırnaklar; vücuda uyacak şekilde kalıba dökülebilen bakalit mobilyalar; yürüme zevkini arttırmak üzere yaylar takılmış ayakkabılar; kadınları daha çekici kılacak anatomik vatkalı giysiler.

Pervasız bir tavırla boş resim kağıdı tabakalarına tanesi 10 dolardan imza da attı (Dolaşımda hala 50 bin kadar böyle resim olabilir). Dali düşlediği evrensel popülerliğe 1960’ların ortalarına doğru kavuştu: Artık dünya en tanınan insanlardan biriydi ve babasının onu bir tarım uzmanı yapma yönündeki mütevazı emeline aklın alabileceği kadar uzaktı:

Her sabah uyandığımda, üstün bir keyif duyarım, Salvador Dali olma keyfini; şu Salvador Dalibugün ne tür harika bir şey yapacak, diye sorarım hayretle kendime. Mike Wallace’ın “60 Dakika” programı için kendisiyle 1958’de yaptığı röportajda şunu duyurdu: “Dali ölümsüzdür ve ölmeyecektir.” Böyle daha birçok saçma sapan beyanı art arda sıralamasına karşın, ilginç bir röportajdır bu. Asıl önemli olan ise söylediği şeylerden ziyade kendisinden hep üçüncü şahıs olarak söz etmesidir. Sözgelimi, “bizatihi Dali”nin en büyük sanat eseri olduğunu iddia ettiğinde şaka falan yapmaz. Burma bıyık, dik dik bakan gözler, pelerin ve baston, “r” harflerini dramatik yuvarlayış: Dali’nin bütün hayatı bir gösteriye dönüşmüştür. Mesih palavrası uzun sürmedi: Dali’nin son yılları trajik geçti.

Sonunda klinik bir depresyon sersemi olup çıktı, Parkinson hastalığına yakalandı ve Gala tarafından yüzüstü bırakıldı. Gala için restore edip donattığı şatosunda onu ziyaret etmesi, yazılı başvuru şartına bağlandı. Gala’nın ölümüyle yatağa düşen Dali 1984’te hemşireyi çağırmak için kullandığı düğmede kısa devre yaptırarak yatağını ateşe vermeyi becerdi. Zamanla yemekten, konuşmaktan ve resim yapmaktan tamamen kesildi ve sonunda seksen dört yaşında kalp yetmezliğinden öldü. Doğduğu yere çok yakın olan Figueres’te kendi yaptırdığı Teatre-Museu’nun (Tiyatro-Müze) mahzeninde gömülüdür.

Dali birçok bakımdan ocağını gerçek anlamda hiç terk etmiş sayılmazdı gerçi. Yarattığı “Dali” kişiliğinin taşkınlığına rağmen, çocukluk düzenine sıkı sıkıya bağlı kaldı: Kimliğini kabul ettirme, babasının gözüne girme yönündeki aşırı istek. Sanatının bütün Freudyen vitrin dekoruna karşın, Dali gerçek anlamda bir ressam ya da bir insan benliği kazanamadı. İç görü bulmak istiyorsanız, yöneleceğiniz bir ressam değildir. İşin ilginç tarafı (sıklıkla gerçek babası olarak nitelendirdiği) Freud’la 1938’de Londra’da bir sefer görüştü. Seksen iki yaşındaki psikolog onu resim yaparken izledi. “Şu oğlan fanatik gibi görünüyor” diye belirtti bir meslektaşına. Dali haliyle bundan hoşlandı: İnsanların kendisi hakkında ne söylediğine aldırmazdı; kendisinden söz etmeleri yeterliydi onun için.

Freud’un iltifat etme niyetinde olmadığına emin olabiliriz. Bir psikolojik kategori olarak fanatik teriminin en iyi tanımını Aldous Huxlev verir: “Gizli bir kuşkuyu fazlasıyla telafi eden bir insan.” Bu tanım Dali’ye, yani ölü adasının gölgesinden asla kaçamayan küçük çocuğa kusursuzca uyar; ama Leonardo, Andersen. Ada Lovelace ve hatta Freud için de aynı ölçüde geçerli sayılabilir. Basarma Yönündeki amansız dürtü, üne kavuşma ihtiyacı, duygusal içe kapanma ve cinsel takıntılar bunların hepsinde bulunduğu doğrudur.

Peki, bu insanların ortak gizli kuşkusu neydi? Besbelli ki, özel koşullara uyarlanma söz konusu olsa da, her biri kişiliğinin oluştuğu yıllara damgasını vuran kızgın, kayıp ya da yetersiz babayı memnun edecek kadar iyi olduğundan kuşkuluydu. Büyük paradokslardan biri olsa bile, telafi yönündeki bu aşırı davranışlar olmasaydı Mona Lisa’nın, psikanalizin, uzay yolculuğunun ya da okuduğunuz bu sözcüklerin yazılmasını sağlayan makinenin olmadığı bir dünyada yaşıyor olabilirdik.


Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.