Serveti Fünun Edebiyatı Nedir? Oluşumu | Özellikleri Ve Sanatçıları

Serveti Fünun Edebiyatı Nedir Oluşumu Özellikleri Ve SanatçılarıServet-i Fünun akımının önde gelen temsilcilerinden Halit Ziya Uşaklıgilin (1866- 1945) en önemli romanı sayılan “Aşk-ı Memnu” 1900’de kitap olarak yayımlandı. Roman bir yıl önce Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmişti. Boğaz içinde bir konakta yaşayan insanlar arasındaki ilişkileri konu alan “Aşk-ı Memnu” sonradan Halit Ziya’nın bir başka romanına (“Kırık Hayatlar”, 1924) adını verecek olan düş kırıklığı, ruhsal yenilgi temasını işliyordu. Bu romanda Halit Ziya’nın daha önceki “sanatkârane üslubundan” farklı olarak, dış ve iç dünyayı bütün ayrıntılarıyla vermesini mümkün kılan sağlam aydınlık bir ‘ dil geliştirmişti. “Aşk-ı Memnu” Tanzimat’tan sonra Batı etkisinde ortaya çıkan Türk romanının yüzeysellikten kurtulmuş ilk başarılı örneklerinden biriydi. 1899-1901 yılları, Servet-i Fünun akımının öteki temsilcilerinin de en önemli ürünlerini yayımladıkları dönemdi. Akımın önderi sayılan Tevfik Fikret’in (1867-1915) ilk şiir kitabı “Rübab-ı Şikeste” 1900’de çıkmış, Hüseyin Cahit (Yalçın.; 1874-1957) “Hayal İçinde”, Mehmed Rauf (1875-1931) da “Eylül” adlı romanlarını 1901’de yayımlamışlardı.

Servet-i Fünun ya da diğer adıyla Edebiyat-ı Cedide hareketi Ahmet İhsan Tokgöz’ün (1868-1942) başlangıçta yalnızca tıp ve bilim yazılarına yer verdiği Servet-i Fünun dergisi çevresinde doğmuştu. Ahmet Ihsan, Muallim Naci (1850-1893) gibi gelenekçi yazarlarla yenilikçi ve Batıcı Recaizade Ekrem (1847-1914) arasındaki “eski-yeni” tartışmasında Recaizade’den yana bir tutum almış ve 1896’da derginin başına, Recaizade’nin önerisiyle Tevfik Fikret getirilmişti. Dergi bundan sonra esas olarak kültür ve edebiyat konularına yer vermiş, 1901’de Hüseyin Cahit’in Fransız Devrimine değinen bir yazısı nedeniyle kapatılmıştı. Dergide, Fikret,Halit Ziya, Mehmed Rauf ve Hüseyin Cahit’in yanı sıra Cenab Şahabeddin (1870-1934), Süleyman Nazif (1870-1927), Ahmed Şuayb (1876-1910) gibi şair ve yazarların yapıtları yayımlanıyordu. Edebiyatta ilk yenileşme Tanzimat’la başlamıştı. Şinasi ve Namık Kemal gibi Tanzimatçılar ilk kez Divan edebiyatının içerik sınırlarının dışına taşarak genel ve büyük siyasal, toplumsal sorunları işlemeye girişmişlerdi. Ama Tanzimatçıların asıl eğitimi Arapça ve Farsça dillerindeydi ve Batı edebiyatını yeterince tanımıyorlardı. Kullandıkları biçimlerde daha çok eskiye bağlı kalmışlardı. Servet-i Fünun’cu gençler ise eğitimlerini tümüyle Batılı, daha doğrusu Batıcı bir ortamda, Galatasaray gibi Fransızca öğrenim yapan okullarda yaptıkları için gelenekle ilişkileri Tanzimatçılara oranla çok daha zayıftı.

Tanzimatçıların XIX. yüzyıl başı romantiklerine (Victor Hugo) kadar gelebilen şiir anlayışı, onlarla birlikte İzlenimcilere, Simgecilere kadar uzanıyordu. Tanzimat şairlerinden farklı olarak Cenab ve Fikret daha küçük ve özel temalara ağırlık veriyorlardı. Doğaya klişelerden uzak bir bakışın, kişisel duyum ve duyguların Türk şiirine ilk kez Servet-i Fünuncularla girdiği söylenebilir. Her ikisinin de bu dönemdeki şiirlerinde, toplum yaşamının “çirkinlikierinden” uzaklaşarak hayal dünyalara yönelme, kapalı iç mekânlara çekilme teması işleniyordu. Hayal-gerçek çatışması yapıtlarının eksenini oluşturuyordu. Her ikisi de son dönem Fransız şiirinden ‘etkilenmişlerdi. Özellikle Cenab, Fransız i Simgecilerinin etkisiyle, o güne kadar kullanılmamış benzetmelere, imajlara dayalı bir şiir dili oluşturmuştu. Her iki şair de şiiri resim sanatıyla bütünleştiriyorlardı. Doğada ayrıntılara dikkat ediyorlar, yeni renkler buluyorlar, ruh hallerini renkli manzaralar gibi resmediyorlardı. Servet-i Fünuncular şiire yeni duyuş ve söyleyiş özellikleri getirmekle birlikte şiirin alanını çok daraltmışlardı. Bunda, hiç kuşkusuz, toplumsal konuların işlenmesini ve siyasal çağrışımı olan belirli sözcüklerin kullanılmasını yasaklayan sansürün de payı vardı. Ama asıl önemlisi, kültürel köksüzlükleriydi.

Fransız Simgecileri, bütün yenilikçiliklerine karşın, belli bir kültürel geleneğin mirasçısıydılar: arkalarında klasik ve romantik Fransız şiiri vardı. Oysa Servet-i Fünuncular hem Osmanlı kültürüyle bağlarını koparmışlardı, .hem de bir tür “saf şiir” kurma kaygısıyla günlük, yaşayan dilden de uzaklaşmışlardı. Bunun sonucunda, gece, mehtap, mevsimleri aşk ve ince duygulardan ibaret, oldukça dar, yapma çiçekleri andıran bir şiir dünyası içinde sınırlanmışlardı. Belirli bir müziksel uyuma ulaşmak için, konuşma dilinde yeri olmayan, ancak sözlüklerde bulunabilecek Farsça sözcükleri arayıp buluyorlardı. Üstelik Farsçayı da iyi bilmiyorlardı. Böylece “Servet-i Fünunca” diye adlandırılabilecek, yapma, ağdalı, tıknefes bir yazı dilinin içinde sıkışıp kalmışlardı. Servet-i Fünun romanı da geniş toplumsal mekanlardan kaçınması, çoğu zaman gözü yaşlı bir duygusallığa varan hastalıklı inceliğiyle dönemin şiirini andırıyordu. Bir önceki kuşağın yazarlarından Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası (1886) adlı romanında, Osmanlı toplumundaki temelsiz Batılılaşma ve paranın tek değer haline gelişi eleştirilmişken, Servet-i Fünun romanı hemen hemen yalnız aşkla, konaklar içinde geçen umutsuz, yasak aşklarla ilgiliydi. Ama bu da bir ölçüde Abdülhamit sansürünün sonucuydu:

Edebiyat-ı Cedide’nin öncülerinden, ilk gerçekçi yazarlardan Samipaşazade Sezai, (1860-1936) Sergüzeşt (1889) adlı romanında kölelik ve özgürlük sorunuyla uğraştığı için, yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmıştı. Halit Ziya da edebiyat yaşamının başında yazdığı ilk öykülerde toplumsal sorunlarla açıkça ilgiliydi. Ancak dostlarının “bu öykülerde 38 memleketi, hükümeti batırdığı ve bunun için sürülebileceği” yolundaki uyarısı üzerine yapıtları değiştirmek zorunda kalmıştı. Halit Ziya, ilk büyük romanı Olan Mai ve Siyah hakkında da anılarında şöyle diyecektir: “Bu romanı başka türlü tasarlardım. O zamanın hayatından, memlekette teneffüs edilen zehirli havadan acılı, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayal kuran yeni nesli gibi bir bahtsız genç tasvir etmek isterdim ki, ruhunun bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri, parmaklarının arasında kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı, bir de sanat hulyası olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi yıkıla yıkıla bir kovukta sinip can verecekti. Mavi hulyalar içinde yaşamak için yaratılmışken, siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.

Bu temelin ilk büyük kısmından vazgeçilince, ortada ancak sanat ve aşk hulyaları kalıyordu”. Yine de Ahmet Cemil tipi, Türk romanında `derinliğine işlenen ilk karakterdi. Daha önceki Tanzimat romanında gerilimi sağlayan öğe, kişilerin kendi içindeki değil, kişilerle onların mutluluğunu engelleyen toplumsal kurumlar (aile yapısı, cariyelik, vb.) arasındaydı. Oysa Ahmet Cemil, dönemin toplumsal ve kültürel çelişkilerini kendi içinde yaşamaktaydı: memur orta tabakalarda varlıklı kesimlerin alafranga yaşamına ayak uydurma çabalarının yarattığı huzursuzluk ve gerilimler; bir yandan var olan dil ve kültür olanaklarının yeni duygu ve düşünceleri anlatmakta yetersiz kalışı, bir yandan da bunlar ifade edilebildiği ölçüde ortaya konulan yeni yapıtların eskiye bağlı çoğunluk tarafından anlayışsızlıkla karşılanması bunlar Ahmet Cemil’in kendi kişiliği içinde de işleyen çatışmalarda. Öte yandan, Halit Ziya Servet-i Fünun döneminin eşiğinde, Paul Bourge Alphonse Daudet, Goncourt Kardeşler, Emile Zola gibi Gerçekçi ve Natüralist Fransız yazarlarından yaptığı çevirilerin de yardımıyla, ayrıntılı ruh çözümlemeleri ve tasvirlere uygun, uzun cümleli bir sözdizimi de geliştirmişti, insanların günlük yaşayışlarının ayrıntılarına doğal nesnelerin özelliklerine dikkat Türk romanında ilk kez Halit Ziya ile başlamıştır.

Aşk-ı Memnu, kişilerini karşılıklı ilişkileri içinde geliştirmesi, Tanzimat romanında sıkça görülen mucizesi rastlantılara hiç yer vermemesi, yalnızca tek bir kahramanı değil, bütün karakterleri tipik özellikleri ve ruhsal yaşantılarıyla işlemesi bakımından Mai ve Siyah’tan daha sağlam bir dokuya sahiptir, Romanın belki de tek zayıf noktası, konu aldığı toplum kesiminin köksüz ve sadece modadan ibaret yaşantısından ötürü, işlediği kişilik ve ilişkilerin evrensel bir nitelik kazanamamasıdır. Bununla birlikte, sağladığı dramatik gerilimle, gerek dış gerekse iç dünyaya ilk kez dikkatli bir bakış getirmesiyle ve daha önceki Türk romanlarının savrukluk ve ilkelliğinden uzaklığıyla bugün de Türk romanının en başarılı örneklerinden biri sayılmaktadır.


4 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.