Üçlü İttifak Hakkında Bilgi | Üçlü İttifak Antlaşması Devletleri Ve Türkiye

Üçlü İttifak Hakkında Bilgi Üçlü İttifak Antlaşması Devletleri Ve Türkiyeİngiltere ile Fransa, 8 Nisan 1904’te imzaladıkları antlaşma ile yalnızca aralarındaki ezeli çekişmeyi askıya almakla kalmıyorlar, aynı zamanda, tarihe Üçlü İtilaf adıyla geçecek bir “Dostça Anlaşmanın sacayağının ilk iki ayağını da meydana getirmiş oluyorlardı. O güne değin birbirleriyle sürekli rekabet içinde bulunan bu iki devleti anlaşmaya yönelten başlıca etken ikisini de korkutan yeni bir rakibin ortaya çıkmış olmasıydı. Bu rakip Almanya’ydı. Üstelik Almanya tek başına da değildi. Uzun bir süreden beri Avusturya-Macaristan imparatorluğu ve İtalya ile “Üçlü ittifak” diye anılan bir dayanışma içine girmişti. Gerçi İtalya sonradan kaypak bir siyaset izleyerek bu ittifaktan uzaklaşmış ve Almanya ile Avusturya-Macaristan’ı fiilen baş başa bırakmıştı ama bu ikili bile yeterince tehdit ediciydi. Almanya’nın böylesine korkutucu bir güç haline gelmesi asıl olarak 1870 sonrasındaki gelişmeler sayesinde olmuştur. O tarihe değin küçük fakat dinamik bir krallıktan başka bir şey olmayan Prusya Devleti Fransa’yla savaşından muzaffer çıkarak topraklarını büyültmüş ve bir imparatorluk gücüne erişmişti. Çünkü Prusya doğu yönünde de Polonya zararına topraklarını genişletmişti.

Öte yandan, Prusya’nın önemli bir hedefi de “Alman Birliği”ni gerçekleştirmekti. Ancak bir başka Alman devleti olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Prusya ile birleşmeye yanaşmaması böyle bir birliğin kurulmasını önlüyordu. Bu yüzden ancak Prusya’nın başı çektiği bir “Küçük Alman Birliği”nden söz ediliyordu. Kaldı ki Avusturya-Macaristan imparatorluğu aslında farklı iki millete dayanan bir devlet olduğu gibi Alman imparatorluğu (Prusya) ile de rekabet içindeydi. Hatta uzun süre öteki Alman devletlerinin kendi aralarında ve Prusya’nın öncülüğünde birleşmelerini engellemek için çok çalışmıştı. Bununla birlikte Alman imparatorluğunun kuruluşunu izleyen yıllarda Avusturya-Macaristan Devletinin yönetimine Alman İmpratorluğu ile sıkı ilişkiler içinde olunmasından yana kimseler gelmişti. Nitekim 7 Ekim 1879 tarihinde Viyana’da iki devlet arasında bir ittifak antlaşması imzalanmıştı. İngiltere ise XIX. yüzyılın son çeyreğine girildiğinde dünyanın en güçlü devletiydi. Gücü, gelişmiş bir sanayiye sahip olması kadar dünyanın dört bir yanına yayılmış sömürgeler elde etmiş olmasından da kaynaklanıyordu. Böylece sanayi için gerekli ham maddeleri sömürgelerinden çok ucuza sağlayan İngiltere aynı zamanda işlenmiş ürünlerini rahatça pazarlayabiliyordu. Gerek yeni sömürgeler elde edebilmek, gerekse elindekileri koruyabilmek için İngiltere büyük bir donanma oluşturmuş ve devrin en büyük deniz gücü olmuştu.

Sömürgeleriyle bağlantısını ancak deniz yoluyla kurabildiği için deniz ulaşımı açısından stratejik önem taşıyan boğazlar’, adaları elinde yahut denetiminde bulundurmaya çok dikkat ediyordu. Doğal olarak öteki sömürgeci güçlerle de çekişme içindeydi. Ezeli rakibi Fransa’dan başka Almanya, Japonya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri gibi hızla büyüyen, güçlenen devletlerin rekabeti giderek çetinleşiyordu. Özellikle “hasta adam” olarak nitelenen ve “öleceğine” kesin gözüyle bakılan Osmanlı imparatorluğunun topraklarına konmak hedefinde söz konusu Avrupa devletleri arasında kıyasıya bir mücadele vardı. Fransa’ya gelince bu devletin 1880’e değin Orta doğu’da hiçbir sömürgesi olmamıştı. 1878’de İngiltere’nin baskı ve şantajla Osmanlı Devletinden Kıbrıs’ı alması üzerine kendini duyuran Fransız tepkisini yatıştırmak üzere, İngiltere, Fransa’nın da Tunus’u almasına karşı koymayacağını belli etmiş; Alman Başbakanı Bismarck da böyle bir gelişmenin Fransa ile İtalya’nın arasını açacağını hesap ederek hemen Tunus’u İtalya’ya vermeyi vaat etmişti.

Gerçekten de Fransa’nın atik davranarak Tunus’u nüfuzu altına alması aynı ülkeye göz koymuş olan İtalya’yı bir anda Almanya ve Avusturya-Macaristan ile ittifak kurmaya itmiştir. Çünkü İtalya gibi küçük bir devletin aynı anda hem Fransa’ya hem de Almanya’ya karşı savaşması söz konusu olamazdı. Bu yüzden, Fransa’nın 1881’de Tunus’u almasından hemen sonra, 1882’de İtalyanlar Tunus’un kaybının acısını bir başka yerden çıkartmak için Almanya ve Avusturya-Macaristan ittifakına katılarak “Üçlü ittifak”ın kurulmasına olanak verdiler. Böyle bir ittifak zaten öbür iki devletin de işine geliyordu. Almanya bu sayede Fransa’yı bir müttefiğinden yoksun bırakmış, Avusturya-Macaristan ise Rusya’ya karşı verilecek olası bir savaşta geri hatlarını güvene almış olacaktı. Bu son nokta özellikle önemliydi çünkü Avusturya-Macaristan devleti Balkanlar yönünde yayılmayı tasarlıyordu. Oysa “Güney Slavları” denen halkların çoğunlukta olduğu bu bölge en büyük Slav devleti olarak Rusya’nın da büyüme iştahını kabartan bir hedefti. Dolayısıyla Avusturya-Macaristan devleti ile Rusya arasında ciddi bir rekabet söz konusuydu.

Öte yandan, bu ittifak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yine Balkanlarda egemenlik kurmak açısından İtalya ile olan anlaşmazlığını da askıya alıyordu. Fakat bu durum aynı zamanda ittifakın zayıf yanını da oluşturuyordu ve bunun ilerde ittifak açısından ne gibi olumsuz gelişmelere gebe olduğu anlaşma imzalandığı sıralarda pek kimsenin aklına gelmiyordu. Aslında Bismarck’ın birinci amacı Prusya devletinin önderliği altında Alman birliğini sağladıktan sonra bu devleti güçlendirmek ve özellikle Avrupa’nın bir numaralı gücü haline getirmekti. Bu amaç açısından baş düşman olarak Fransa’yı görmesi doğaldı. Yine bu amaç yüzünden Bismarck döneminde Almanya çok uzun bir süre sömürge elde etmeye heveslenmemiş, olanca gücünü Avrupa’da güçlenmeye ayırmıştı. “Gencecik Almanya’nın sömürge edinmesi”, diyordu Bismarck, “iç donları bile olmadığı halde samur kürk giyen Polonyalı küçük soylulara benzemesi demektir.” Ne var ki, Bismarck’ın bu siyaseti 1880’lerin başında Almanya içinde gittikçe artan eleştirilerle karşılaşmış, Almanya’nın da sömürge edinme savaşlarına girmesi için Bismarck’a iş çevrelerinden ve büyük toprak sahiplerinden ısrarlı baskılar gelmiştir.

Almanya bundan sonra kısa zamanda Kamerun, Togo, Yeni Gine’nin doğusu gibi yerleri birbiri ardına sömürgeleştirmiştir. Afrika’da çok sayıda ve geniş bir alana yayılmış sömürgelere sahip İngiltere bu gelişmeler karşısında Almanya’yı gittikçe daha tehlikeli bir rakip olarak görmeye başlamıştır. Bununla birlikte, 1890’lara değin bloklaşma bir tarafta Almanya ve Avusturya-Macaristan, öbür tarafta Fransa ve Rusya olacak şekilde kalmış, İngiltere esas olarak bloklar dışı ama bloklar arası anlaşmazlıklardan yararlanacak biçimde bir siyaset izlemiştir. İngiltere’nin Almanya ile olan çelişkisinin iyice keskinleşmesi 1890 sonrasında, yani Almanya’nın sömürge edinme mücadelesine büyük bir hırsla girişi üzerinedir. Oysa bu tarihte geriye sömürgeleştirilebilecek “bakir” toprak pek kalmamıştı. Dünyanın neredeyse dörtte üçe yakın bir bölümü birkaç büyük devlet tarafından paylaşılmış, sömürgeler, nüfuz bölgeleri kurulmuştu. Dolayısıyla Almanya için artık söz konusu olan esas olarak sömürge bulmak değil, başkalarının daha önce elde etmiş olduğu sömürgeleri ele geçirmek, bir başka deyişle dünyanın sömürgeler ve nüfuz bölgelerine bölüşümünü yeniden ve kendisine de pay düşecek şekilde yapmaktı.

Bu durumda en büyük sömürgeci devlet olan İngiltere ile kapışması kaçınılmazdı. İngiltere ile Fransa’nın da arası sömürge edinme yarısından ötürü açıktı. Ancak Fransa’nın Alsas ve Loren’i Almanya’dan geri almakta Almanya’nın da geri vermemekte kararlı . oluşu bu iki devlet arasında bir tarafsızlığı bile olasılık dışı bıraktığı için Fransa İngiltere’ye karşı uzun boylu bir direniş gösteremiyordu. Çünkü Fransa için Alsas Loren bölgesi dünyanın başka yerlerinde edinmek çabasında olduğu sömürgelerden daha büyük bir öneme sahipti. Bu yüzden İngiltere ile de bozuşarak yahut anlaşmazlığı sürdürerek Almanya karşısında tek başına ya da bir tek Rusya ile dayanışma içinde kalmak işine gelmiyordu. Almanya’ya karşı İngiltere’nin desteğine kesinlikle gereksinimi vardı. Öte yandan, İngiltere de Fransa ile olan bütün rekabetine karşın aslında Almanya’nın sömürgelerin yeniden paylaşımı için yürüttüğü mücadeleye karşı koyabilmek üzere Fransa’nın yardımına gereksinim duyuyordu.

Bu koşullarda XX. Yüzyılın eşiğinde aralarındaki bütün rekabete karşın İngiltere-Fransa-Rusya arasında Almanya’ya karşı bir blok oluşturulması eğilimi iyice elle tutulur hale gelmişti. Öte yandan Fransa, Üçlü İttifak’tan ayrılması için İtalya’ya yoğun bir ekonomik ve siyasi baskı uygulamış ve sonunda başarmıştır. Afrika’da giriştiği sömürge savaşlarında önemli başarısızlıklara uğrayan ve ekonomisi ağır bir sarsıntı geçiren İtalya, çareyi kendisine yardımda yetersiz kalan Almanya’nın safından ayrılıp Fransa’yla anlaşmakta bulmuştur. 1902 yılında yapılan bu anlaşmayı 8 Nisan 1904′ te İngiltere ile Fransa arasında imzalanan anlaşma izlemiştir. Bu anlaşmanın özü Afrika’nın adı geçen iki ülke arasında paylaşılması demekti ve “boş” olarak kalmış son topraklar da Almanya’ya bir zırnık vermeksizin bölüşülmüş oluyordu. Bir başka deyişle, İngiltere ile Fransa bu anlaşmayla aralarındaki pazarlığı sonuçlandırarak Almanya’ya karşı savaşa hazırlandıklarını belli ediyorlardı.


1 Yorum

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.